Paylaş Bizimle

Hoşgeldiniz..


Lütfen Forumdan Daha Fazla Yararlana Bilmek İçin Arrow Kayıt Olunuz


Eğer Üye İseniz Giriş Yapınız Gösterdiğiniz İlgi İçin Teşekkür Ederiz..


Paylaş Bizimle..!!
Paylaş Bizimle

####..::HOŞ GELDİNİZ::..####


    Beyaz Kale-Orhan Pamuk

    Paylaş
    avatar
    VodkaVishine
    ѕιтє кυяυ¢υѕu
    ѕιтє кυяυ¢υѕu

    Aktiflik :
    450 / 999450 / 999

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 231
    Yaş : 23
    Nereden : 'im acaba
    Lakap : Ölü
    : :
    PUAN :
    75 / 10075 / 100

    MSJ PUAN :
    100 / 100100 / 100

    Seviye :
    15 / 10015 / 100

    Bağlılık :
    100 / 100100 / 100

    Takımım :
    REP GÜCÜ : 133
    Rep Puanı : 2
    Kayıt tarihi : 21/04/08

    Cüzdan
    Para Para:
    900/3000  (900/3000)
    Altın Altın:
    800/3000  (800/3000)

    paylas bizimle Beyaz Kale-Orhan Pamuk

    Mesaj tarafından VodkaVishine Bir Cuma Eyl. 18, 2009 12:18 pm

    KİTABIN ADI : BEYAZ KALE
    KİTABIN YAZARI : ORHAN PAMUK
    YAYIN EVİ : İLETİŞİM
    BASIM YILI : 1999
    Kitabın Konusu
    17.yy`da Türkler tarafından esir edilen astronomi,matematik ve tıptan anlayan bir Venedikli bilim adamının başıdan geçeler.
    Kitabın Özeti
    Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri
    yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin
    ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde
    Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun,
    Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.
    Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin
    arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk
    gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner
    ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar.
    Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya
    çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu
    adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı
    ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir.
    Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki
    sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır.
    İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal
    böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi,
    matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir
    durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa
    bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer,
    sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri
    zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla
    türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.
    Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir.
    Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini
    çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen
    sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa
    mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla
    birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün
    çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye
    gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi
    bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla
    sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca
    üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır.
    Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat
    edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın
    değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine
    götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip
    değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar
    vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür,
    şaşırır…Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam
    edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da
    vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya
    verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler.
    Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç
    iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın
    amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir
    abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister.
    Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep…Aralarında böyle garip bir rekabet
    süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi
    konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır.
    Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla
    geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende
    Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.
    Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya
    anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın
    huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları
    astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve
    ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de
    sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir
    oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını
    dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili
    soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir,
    aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında
    çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir
    sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik
    hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok
    etkilenir.
    Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi
    kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi
    başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.
    Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp
    bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca
    kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara
    fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca
    sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler
    yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç
    alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar,
    yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler
    böyle geçip gider bir süre…
    Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar
    inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır…Şehirde
    veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir.
    Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı
    varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan
    geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar
    Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye
    çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok
    korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz
    çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden
    kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına
    gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar.
    Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya
    başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında
    şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı
    yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil
    ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur
    Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya
    başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki
    tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok
    şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını
    gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş
    edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki
    vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur.
    Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin
    kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe
    ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık
    Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa
    getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi
    kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar
    gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık
    av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer…
    Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek
    silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye
    başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman
    sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın
    kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene
    böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca
    ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın
    silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam
    gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler
    olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir
    Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah
    seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar
    çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği
    gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde
    ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği
    düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı
    bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam
    utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu
    kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi
    bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence
    yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce
    sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru
    yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar.
    Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir.
    Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü
    Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale
    görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale
    önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar
    yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır
    daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir.
    Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından
    geçip gittiğini görür…O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar
    uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan
    öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak
    için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar
    eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme
    olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının
    üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu
    masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde
    pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu
    arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını,
    onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle
    bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı
    gibi… Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa
    süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi
    hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan
    ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan
    saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve
    nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan
    çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.
    Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan ,
    hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye
    kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi
    bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.
    Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında
    her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun
    yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu
    konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu
    özler
    Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet
    ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri
    birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır.
    Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını
    anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.
    Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç
    dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar
    verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler
    türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve
    bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce
    İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun
    yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini
    O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin
    olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup
    onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk”
    olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan
    bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam
    okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini
    bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak
    olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı
    bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur
    dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:
    Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve
    kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir
    olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü
    yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir
    serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların
    arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış
    bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.
    Kitabın Ana Fikri
    İnsan sevdiği hele de hayatını bağladığı birinden asla
    şüphelenmemeli, hatta ona git gide daha da bağlanmalı; onu kaybetmemek
    için elinden geleni yapmalıdır.
    Kitaptaki Olay ve Şahısların Değerlendirilmesi
    Venedikli ; ülkesinde çok iyi eğitim almış,her bilim alanında bilgisi ve kitapları olan,fakat kendini biraz beğenen bir kişidir.
    Hoca ; iyi bir eğitim almış ve parlak bir zekası olan,aynı zamanda hırslı ve okumayı seven bir kişidir.
    Padişah ; hayalperest,hayvanları ve avlanmayı çok seven ve olayları çok iyi takip eden, insanların etkisinde kalan bir kişidir.
    Paşa ; sinsi ve hırslı,çevresindeki insanları kullanmayı seven bir kişidir.
    Kitap Hakkında Şahsi Görüşler
    Çok sürükleyici bir kitaptı. Özellikle kitabın edebi yönü beni
    derinden etkiledi. Olaylar arasındaki felsefik bağ beni bazen saatlerce
    düşündürdü.
    Yazar Hakkında Bilgi
    7 Haziran 1952’de doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep
    İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik
    Üniversitesinde üç yıl mimarlık okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi
    Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’ten başlayarak düzenli bir
    şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. Kitapları belli başlı Batı
    dillerinde çevrildi. Romanları onüç dile çevrilen Orhan PAMUK’un
    kitapları Brezilya’dan Avustralya’ya, Norveç’ten İtalya’ya pek çok
    ülkede yayımlanmaya devam ediyor.


    _________________

    Biz Sizi Düşünüyoruz Sende Bizi Düşün Paylaş Bizimle....


    Forumumuzdan Daha Fazla Yararlanmak İçin. Tıkla Üye Ol

      Forum Saati Ptsi Kas. 20, 2017 2:44 pm